20th Ağustos 2008, 10:13 pm

Merhaba Ali abi,
Tam bir aydır bekliyorum sitede bu seneki olimpiyatlar hakkında bişeyler yazacakmısın diye ama yok. Bana İsa Yusuf’tan sonra Doğu Türkistan davasını sevdiren ikinci kişi olan Ali Aksoy’un bu konuda sitesinde bir boykot yazısı kaleme almasını bekledim ama ensonunda bu sitedeki bu eksikliği kendim tamamlamaya karar verdim.
Yıllar boyu her olimpiyat organizasyonunda mutlaka bir boykot yaşanırdı. Bazı ülkelerin sporcuları olimpiyatları düzenleyen ülkeden dolayı bu organizasyonu boykot ederdi. Tarihinde ilk kez boykot görmeyen organizasyon 2000 sidney oldu. Sonra arkasından 2004 Atina’da boykot görmedi. Fakat bu demek değil ki daha sonrakiler de boykot edilmeyecek. Bu seneki olimpiyat oyunlarını düzenleyen ülkenin zaten kendisi başlı başına bir boykot konusu. Acaba bu ülkeye bu organizasyon görevini verenler olimpiyat ruhunun, anlamının ne olduğunu bilmiyorlar mı? Unuttular mı? Ya da görmezlikten mi geldiler. Bildiğim kadarıyla olimpiyat barışın ve kardeşliğin simgesidir. Ya da bize öyle öğretildi. Fakat bu seneki organizasyonun ev sahibi çok rahat bir şekilde insan haklarını ihlal edebiliyor. Nerede şimdi bu uygar dünya, nerede bu insan hakları savunucuları ? Hepsi de bir yerlere saklandılar herhalde. Peki ya sporculara ne demeli? Güya kardeşlik mesajı verdiler. Şu Rus ve Gürcü sporculardan bahsediyorum. Savaş devam ederken madalya törenine çıkan iki sporcudan. Ama bu mesajı, o insaniyet duygusunun hiç yaşanmadığı bir ülkede verdiler. Komik olan işte bu.

Ben bizim Türk sporcularından böyle bir boykotu beklerdim. Çünkü bizim sporcularımız olimpiyat için bu ülkede iken soydaşlarımız Urumçi’de katledildi ve sporcularımız hala bu ülkede. Her neyse sözü fazla uzatmaya gerek yok bu defa bizim tarafımızdan boykot edilmesi gereken bir olimpiyat organizasyonu…

Malesef anadolu dışındaki soydaşlarımızı tanımayan sporcularımız tarafından boykot edilmedi. Nacizane ben bu seneki oyunların hiç bir müsabakasını seyretmedim. Olup bitenden de haberim yok. Gerekmez de zaten. Sadece etrafımdan duyduğuma göre madalya sayımız azmış. Galiba bedduam da tuttu. Boykot etme cesaretini gösteremeyen bu sporcular inşallah başarılı da olamaz demiştim. Bunu spor faaliyetlerini bir milli mesele yapan insanların beni hainlikle suçlayacağını bile bile ve tüm içtenliğimle söylüyorum ki böyle bir duada bulundum.
Ali abicim bu yazmış olduğum yazıyı irtibat halinde olduğun her türlü yayın organında kulnırsan sevinirim. En azından bu seneki oyunların birileri tarafından boykot edildiği bilinsin istiyorum.

Ben de bu yazı ile Tanrıdağa bir hac başaltıp mermiler değil belki ama kelimelerle şeytan taşladım. Saygılarımla. Allah’aa emanet ol.
Veli KOÇ
20th Ağustos 2008, 02:33 pm

Konuşmacı: Metin Önal MENGÜŞOĞLU
Lokalimizin bu ayki konuğu, şairlik/edebiyatçılık yönü kadar aynı zamanda iyi bir fikir adamı da olan Metin Önal Mengüşoğlu idi. 29.12.2001 Cumartesi günü, mütevazi salonumuzun kapasitesini zorlayan bir dinleyici kitlesine hitap eden Mengüşoğlu, “Akıl İçin Yol Birdir” başlıklı bir konferans verdi. Uzunca konuşmasını, en iyisi aynen yansıtmaktır diye düşündük ve kısaltmalar yaparak özet şeklinde konuşmasını aynen sunmak istedik.
Metin Önal Mengüşoğlu, böyle bir konuyu tebliğ olarak sunmasının nedenini şöyle açıkladı: Üç ay kadar önce, kendisinin de konuşmacı olduğu bir sempozyuma katılmış. Fakat tebliğine tepkiler almış, kendisini rasyonalistlikle suçlamışlar. Birtakım müslüman çevrelerin akıl konusunda ne kadar geri kalmış olduklarını gözlemledim diyor. Sonuçta bu konuyu yeniden insanlarla tartışmak gerektiğine inanmış. Bize kalırsa iyi de olmuş…
İşte size, Mengüşoğlu’nun akıl, akletmek, akılcılık ve Kur’an’ın akılla ilgili tanım ve tariflerine ilişkin konuşması:
Musa Carullah Bigiyev bir eserinde diyor ki, “Ey aldanan adam! Aklın varsa ona danış. Her akıl bir nebidir!” Bir hayli tehlikeli bir söz! “Nebi” sıfatını her insana veriyor. Oysa biz müslümanlar, bir çok kelimeyi kavramlaştırmışızdır ve hasretmişizdir. Hasrettiğimiz için birilerine, özel imtiyazlı kimselere, sıradan insanlara kullanmaktan imtina eder, çekinir, korkarız. Sadece bu kelime değil tabi, daha bir çok sıfatı sıradan insanlara vermek çok fazla işimize gelmez.
Okumaya devam edin ‘Akıl İçin Yol Birdir’ »
15th Ağustos 2008, 01:48 pm
Sorumluluk, akıl sahiplerinin hür iradeleriyle yapmış olduklarından mesul tutulmalarıdır. Diğer bir ifadeyle, akıl sahiplerinin hür iradeleriyle yaptıkları iş ve hareketlerden hesap vermeye mecbur olma haline sorumluluk denir.
Biz sorumluluğu üç kategoride değerlendiriyoruz: İnsanın Allah’a karşı sorumluluğu; insanın kendisine karşı sorumluluğu ve insanın diğer insanlara karşı sorumluluğu. Bunları şu şekilde açıklamak mümkündür.
İnsanın Allah’a karşı sorumluluğu
Evrenin düzenleyicisi (Yaratanı)ve sahibi olan Allah, insanın ve onun hayatının da sahibidir. Kulun Allah’a, “sana inanıyorum, fakat benim hayatıma karışmanı istemiyorum” deme gibi bir hakkı olamaz. Kul, hayatını Kur’an’a göre düzenleme sorum-luluğundadır. Ve insanın sorumluluğu gücüyle sınırlıdır. Allah kimseden gücünün üstünde bir şey istemez. Bu sorumluluğun içinde zorla dünyayı değiştirmek olmadığı gibi, zorla inandırmak ve zorla (inandıklarını) yaşatmak da yoktur. İnsanı Allah’dan daha iyi kimseler de tanıyamaz. Onun gücünü, kapasitesini, yaratılışına en uygun olanını ve ihtiyaçlarını Allah’dan daha iyi kimseler bilemez ve ona en uygun yaşam biçimini de ancak onu yaratan belirleyicidir. Yeryüzünde insanoğlu var olduğundan bu yana da mülkün yegane sahibi olan Yüce Yaratıcı, insanı başı boş bırakmamış, seçtiği peygamberlere gönderdiği vahiy ve kitaplarla onların hayatlarını vahye uyarlamalarını emretmiştir. Aksi taktirde vahye değil de, heva ve heveslerine uyanların dünyada insanlığı ifsada götüreceği, kendisinin de ahiretini karartacağı, kaybedenlerden olacağı bilinen bir gerçektir. Zira sömürü ve zulmün dünyayı nasıl canavarlaştırdığı, dünyayı nasıl cehenneme çevirdiği apaçık ortadadır. Bundan dolayı insanların “Allah’a inandık, inanıyoruz” demeleriyle meselenin bitmeyeceğini Kur’an şu ayetle bildirmektedir:
“İnsanlar, ’iman ettik’ demekle, hiç denenmeden hemen bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar?” (29/Ankebut, 2)
Okumaya devam edin ‘Sorumluluk Bilinci’ »
10th Ağustos 2008, 01:29 pm

Diyalog toplantılarında serdedilen fikirlere bakıldığında, diyalog şu şekilde temellendirilmektedir:
I- “Farklı inançlara sahip insanların bir araya gelmelerinde artık zaruret vardır! İslam dini diyalog ve işbirliğine hazır, hatta zorunludur! Gerçek, kimsenin tekelinde değildir; diyalog ortamıyla korkularımızı ve umutlarımızı paylaşırız. Acaba içine kapanmak ve yeni düşmanlıklar elde etmek mi iyidir, yoksa birbirini tanımak, anlaşmak, birbirine saygı göstermek, karşılıklı olarak geleneklerini korumak geliştirmek mi?!” “Allah bizi birbirimizden farklı olarak yarattı. Bu farklılıklara rağmen inananlar veya inanmayanlar olarak bütün insanlık ortak bir paydayla bir araya gelmeli. Bütün insanlık Allah’ın ailesidir, hepimiz bir aileyiz! Bizler farklı kültür ve inançlar mensubu olsak da, insan olma noktasında birleşiyoruz. Allah bizleri Hrıstiyanlar veya Müslümanlar olarak yaratmadı; bizleri insan olarak yarattı!”
II- “Dünya barışı için dinlerin gücünden yararlanmalıdır. Dünyamızın geleceği dinler ve kültürler arası çatışmaya değil, diyalog ve hoşgörüye bağlıdır; bu cümleden olarak dünyayı tehdit eden siyasi veya ekonomik nedenli çatışmalar; kimyasal ve nükleer silahlar, sanayileşme, çevre kirliliği gibi tehlikelere karşı dinlerin gücünden yararlanılmalıdır!”
Okumaya devam edin ‘Dini insanla mı başka dinlerle mi diyaloğa sokmalı ?’ »
5th Ağustos 2008, 01:25 pm
Soru 1. İnanıyoruz ki Kur’an Allah tarafından gönderilen bir kitaptır. Kur’anın Allah kelamı oluşu insanların anlamasına, meallendirmesine mani midir ?
Bizler Arapça’yı bilmiyoruz ama yıllarını bu uğurda geçirmiş dilini ve dinini öğrenmek için uğraşıp belli seviyeye gelmiş insanların hazırladığı bu mealleri okuduğumuzda Kur’an’ın mesajını bizler de anlayamaz mıyız ?
Sizlerin dergideki Kur’an okumayı teşvik eden yazılarınızı okuduktan sonra Kur’an’ı anladığımız dilden okumaya başladık ve söylenenleri de anlıyoruz. Fakat bir kısım insanlar bunu anlamayı bize uygun görmüyorlar.
“O, sizin anladığınız gibi değil; O, Allah kelamı ve onun anlamının sonu yoktur. Sizin okuduğunuz kenar yazısı, kenar yazısını okumakla Kur’an anlaşılmaz. Kur’an’ı bazı özel ve özellikleri olan(!) insanlar anlar, siz ancak onlardan ve onların eserlerinden okuyup anlayabilirsiniz” gibi kafa karıştırıcı ve alaycı ifadelerle karşılaşıyoruz. Halbuki biz okuduğumuzu anlıyoruz. Biz mi ne okuduğumuzu bilmiyoruz yoksa onlar mı ne söylediklerini bilmiyorlar?
Cevap 1. İnsanlar birbirleriyle konuşarak anlaşırlar. Bunun yanında işaretle veya yazarak da anlaşıp ihtiyaçlarını karşılayabilirler. Fakat bu da karşılıklı iletişimin bir başka şeklidir. Bu anlaşma aracının adı ise ‘Dil’ dir. Dil bir toplumun istek ve arzularını, emir ve yasaklarını, öğüt ve tavsiyelerini başkalarına anlatmak ve onları bundan haberdar etmek için kullandığı bir vasıta/araçtır. İnsanı yaratan onu bu özellikte yaratmış ve “sizin dillerinizin ve renklerinizin farklı farklı oluşu Allah’ın ayetlerindendir” buyurmuştur.
Her kavmin kendine özgü bir dili vardır. Bu dil onları diğerlerinden ayıran en en önemli faktörlerden biridir.
Okumaya devam edin ‘Kuran, Arapça, Abdest’ »